Avrupa hüsrana uğramaya devam edecek

Güncelleme:

Avrasya’da güç dengelerini yeniden şekillendirecek Ukrayna savaşında, beklendiği gibi, kaybedenlerden biri Avrupa oldu. Gelişmeler Avrupa’nın hüsrana uğramaya devam edeceğine işaret ediyor.

ABD Başkanı Trump hem Ukrayna hem Rusya üzerinde etkisini kullanıyor, barış şansı artmış görünüyor. Ama barışın elbet garantisi yok.

ABD olmadan Ukrayna’nın savaş yapabilmesi mümkün değil, Trump o ağırlığı kullanarak Cumhurbaşkanı Zelenski’yi ateşkese razı etti.

Acı gerçek bir kez daha gözler önüne serildi. Washington farklı davransaydı, Avusturya veya İsviçre gibi askeri açıdan tarafsız ve bugün Kırım’la beraber Avrupa’yla bütünleşmiş bir Ukrayna görebilirdik.

Moskova’da pek çok çevre, Rusya arazide üstün ve kazanan durumda olduğu için ateşkese karşı. Putin ateşkes için Ukrayna’ya silah ve istihbarat akışının durmasını istedi, Trump kabul etmedi. Ateşkes şimdilik sadece kısmen gerçekleşti.

Sıklıkla gözden kaçan bir durum, Trump yönetiminin Rusya’yla kurduğu yeni ilişki nedeniyle Washington’un Moskova üzerinde elde ettiği ağırlık. Moskova en az 30 yıldır aradığı diyalog ve işbirliği fırsatını kaçırmamak için hesaplarını dikkatli yapmak zorunda.

Gözden kaçan bir başka husus, Avrupa dahil tüm taraflar arasında Ukrayna’da barış için en aceleci görünen taraf Trump. Niçin?

İran’a dönük üst düzey katliamları da içeren, bölgede Büyük Kaos tetikleyebilecek ağır bir ABD-İsrail saldırısı planlandığı için olabilir mi?

ABD-İsrail bugünlerde Akdeniz’de ortak hava tatbikatı yapıyor. Araştırmacı gazeteci Klippenstein, İran’a karşı taktik nükleer silahların Trident sınıfı denizaltılara yüklendiğini yazdı.

*     *     *

Avrupa merkez siyasetinin dağınıklığı en açık şekilde üst üste yapılan zirvelerde görüldü. Şubat ortasındaki Münih Konferansı’nda Amerikalı yetkililer barış masasında Avrupa’ya yer verilmeyeceğini açıklayınca büyük tepki patlaması yaşandı, Başbakanlar art arda “kabul edilemez”, “Avrupa’nın masada oturması vazgeçilmezdir, şarttır” vs. gibi keskin demeçler sıktı. Fransa Cumhurbaşkanı Macron Paris’te acil zirve topladı, sonuç hiçbir şey oldu. “Avrupa masada olsun” diyen sesler birden kesildi.

İkinci zirve Londra’da toplandı, en önemli gündem Avrupa ülkelerinin Ukrayna’ya göndereceği barış gücü idi, uzun uzun tartıştılar. Ama Rusya’nın NATO ülkelerinden barış gücü istemediği biliniyordu ve o durumda asker göndermek mümkün olamazdı. Rusya tutumunu net bir dille tekrarlayınca, Avrupalı liderler ikinci zirveyi de havanda su döverek tamamlamış oldu.

Mevcut durumda Türkiye’nin de asker gönderemeyeceğini not edelim.

Üçüncü zirve Brüksel’de toplandı, AB Komisyon Başkanı savunma harcamalarının dört yıl için toplam 800 milyar avro artırılacağını açıkladı.

Bu gecikmiş ve doğru karar uygulanırsa, Avrupa’nın hem güvenlik konularında ABD’den daha özerk hareket etmesinin hem özgüven kazanarak Rusya’yla daha sağlıklı ilişkiler kurmasının başlangıç zemini oluşabilir.

AB ülkelerinin dört yıl sonunda savunma bütçelerini milli hasılanın ortalama %1,5’i kadar artırması hedefleniyor ve 650 milyar bu kalemden gelecek. 150 milyar ortak borçlanmadan sağlanacak.

800 milyar avro Türkiye’nin toplam 2025 bütçesinin 2,5 katı. Ancak bu henüz sadece kağıt üstünde bir sayı, ne kadar gerçekleşeceği belirsiz. Mesela Hollanda’da koalisyon hükümetinin birinci partisi aşırı sağcı PVV’nin lideri Geert Wilders savunma harcamalarının artırılmasına karşı. Buna karşılık başta Almanya pek çok ülke artışa gidecek.

Ancak Ukrayna’nın bugün ABD’den sağladığı desteği Avrupa’nın kısa sürede karşılayabilmesi imkansız. Etkili bir savunma gücü inşası yıllarca sürecek. Yapılacak iş çok; Amerika’da ‘merkezi silah sistemi’ sayısı 30, Avrupa’da aynı sayı 178. Mesela büyük kaynak tahsisi gerektiren 6. kuşak savaş uçağı için Avrupa’da iki ayrı proje yürütülüyor.  

İsveç’in kısa süre önce NATO’ya katılması ülkenin en büyük partisi sosyal demokratların fikir değiştirmesiyle mümkün oldu. Parti üyeleri arasındaki yaygın hoşnutsuzluğu yenmek için merkezin kullandığı gerekçe aynen şöyleydi:

“NATO’ya katılmazsak, savunma harcamaları için milli gelirin %2’sinden çok daha fazlasını harcamamız gerekecek, refah giderlerine yeterli para kalmayacak.”

Şimdi pek çok ülke sosyal harcamaları ve yatırımları kısmak zorunda kalacak.

Sonuçta, sosyal hizmetlerin ve yatırımların zaten yetersiz kaldığı Avrupa’da radikal sağ partiler yeni bir güçlenme zemini elde edecek.

AB’nin ortak borçlanmayı planladığı 150 milyar avroya ilaveten, ülkelerin ayrıca borçlanabilmesi mümkün. Görünen, en büyük borçlanmayı Almanya yapacak.

 *     *     *

Almanya’da geçen ay yapılan seçimleri Hıristiyan Demokratlar birinci bitirdi ve Başbakan adayları Friedrich Merz bunu “tarihi zafer” ilan etti.

Gerçekte tarihi zafer sadece Merz’in kişisel biyografisi açısından doğru, ilk kez Başbakan olacak. Partisi ve ülkenin merkez siyaseti açısından “tarihi yenilgiler” seçimi yaşandı.

Merz’in partisi Federal Almanya tarihinin en kötü ikinci, ana muhalefet olarak girdiği seçimlerde en kötü sonucunu aldı. Ülkenin diğer büyük merkez partisi Sosyal Demokratlar ilk kez %20 altına ve üçüncülüğe düştü. İki büyük merkez partinin toplam oyu tarihin en düşük düzeyine indi, ilk kez ikinciliği bunların dışında bir parti, oy patlaması yapan aşırı sağcı AfD aldı.

Merkezin iki büyük partisi Hıristiyan Demokratlar ve Sosyal Demokratların, nisan ayında Merz Başbakanlığında koalisyon hükümetini açıklaması bekleniyor.

Alman ekonomisi krizde, teknik altyapı ve refah hizmetleri kapsamlı yenilenme ihtiyacı içinde.

Alman otomotiv sektörünün lideri ve dünya ikincisi Volkswagen, üretiminin %40’ını başka ülkelere taşıyacak, 35 bin işçiyi çıkaracak. Şirket, AB’nin elektrikli araç ithaline getirdiği gümrük vergisine rağmen, Çin arabalarıyla rekabette zorlanıyor.

Merz, sadece teknik altyapının iyileştirilmesi için 500 milyar avro borçlanacaklarını açıkladı. Anayasadaki sınırlama kaldırıldı, savunma harcamaları ve Ukrayna’ya yardım için ilaveten aşırı borçlanmalar yapılacak.

Almanya hep titizlikle uyguladığı, başkalarına önerdiği, hatta Yunanistan örneğinde olduğu gibi dayattığı disiplinli maliye politikasını terk ediyor.

Yeni uygulamanın sonuçlarını öngörmek çok zor değil. Ekonomi önce biraz iyileşecek ve ısınacak, ardından enflasyon artacak, faizler yükselecek, reel gelirler düşecek, gelir eşitsizlikleri derinleşecek. Daha kötü ihtimal, enflasyon ve durgunluğun bir arada yaşanması olabilir (stagflasyon).

Savunma harcamaları büyük ölçüde, Ukrayna’ya yardım tamamen kamu tüketimidir. Büyük borçlanmaların yatırım değil tüketim için harcandığı durumlarda ekonominin ciddi yaralar almaması mümkün değildir.

Almanya’da son seçimlerde merkez dışındaki sağ ve sol partiler oylarını ciddi ölçüde artırdı ve toplam %35’e çıkardı; siyasal kutuplaşma şimdi muhtemelen daha da artacak.

Fransa’da Macron 2022’de ikinci kez Cumhurbaşkanı seçilmişti. Geçen yıl yapılan erken milletvekili seçimlerinde sol koalisyonun ve aşırı sağcı Le Pen’in Milli Birlik partisinin arkasında kaldı, Meclis’te çoğunluğu kaybetti, istediği yasaları çıkaramıyor. Seçildikten 26 ay sonra fiilen iktidarını yitirdi – Amerikalıların topal ördek dediği durumda.

Le Pen, babası dahil partideki radikal profilleri ihraç etti, ılımlı yeni yüzleri vitrine taşıdı. Şimdi ilk seçimde kazanma şansı en yüksek aday.

Almanya’da aşırı sağ AfD’nin lideri Alice Weidel de herhalde Le Pen’in yaptığı gibi, açıkça Nazileri hatırlatan radikalleri uzaklaştıracak, ılımlı isimleri vitrine çıkaracak.

Almanya’da yaklaşık 6 milyon kişi sosyal yardımlarla yaşıyor. Merz, muhafazakar çizgideki partisinin sağ kanadından ve katı serbest piyasacı görüşlere sahip. Sosyal yardımları değiştirmek, sert göç ve göçmen karşıtı politikalar uygulamak istiyor. Bunlar sosyal demokrat seçmenin en hassas olduğu konular arasında.

Almanya’da yeni koalisyon 26 ay iktidarda kalabilecek mi, göreceğiz.

Görünen, Avrupa’da aşırı sağın güçlenmesi devam edecek, en büyük iki ülkede iktidara gelmeleri sadece bir zaman meselesi.

Kıtada otoriter eğilimlerin güç kazanması ise şimdiden başladı.

*     *     *

Gelelim işin en can alıcı noktasına.

Belirli bir süre sonra Avrupa ülkeleri yeterli askeri güç inşa etmiş olursa, savunma sorunu çözülmüş olur mu?

Hayır, sadece “başlangıç zemini” oluşur.

O gücü kullanabilmek için, şimdi moda olan tabirle, bir de “savunma mimarisi” gerekiyor.

Polonya Başbakanı Tusk, pek çok çevrenin paylaştığı bir düşünceyi biraz kaba şekilde dile getiriyor:

“500 milyon Avrupalı, 140 milyon Rus’tan kendini koruması için 300 milyon Amerikalıya yalvarıyor… çünkü irade eksik, kendine güven yok, bazen de korkaklık söz konusu…”

Polonya Başbakanı maalesef en temel noktayı ıskalıyor, sorun irade eksikliği veya korkaklık değil.

ABD diye bir devlet var, Pentagon adında bir Savunma Bakanlığı var. Ama Avrupa Birleşik Devletleri diye bir devlet yok, Savunma Bakanlığı da yok.

Jeopolitik açıdan ABD ve Rusya birer büyük devlet veya büyük güç, ama AB bir devlet değil; ulus ötesi bir yapının adı. AB milleti yok.

Bu durum hiç kimsenin kabahati değil, AB böyle bir varlık. Öngörülebilir gelecekte bir Federal Devlet olamayacak, üye sayısının artmasıyla giderek daha çok imkansızlaşacak.

AB veya Avrupa’dan bir jeopolitik varlık olarak söz edenler, bu basit gerçeğin farkında olarak konuşmalı. O muhtevada, AB’nin toplam nüfusunu veya ekonomik büyüklüğünü Amerika veya başka bir devletle kıyaslamak çok anlamlı değil.

Bunlar, AB’nin jeopolitik çıkarlarının olamayacağı veya o alanda davranışlarda bulunamayacağı anlamına gelmiyor.

Ama davranış biçimi (savunma mimarisi), tek türde ve tüm üyeleri kapsayıcı değil, gönüllü katılıma açık işbirliği olmak zorunda. Aşırı sağ partilerin iktidardaki ağırlığı arttıkça, işbirliği de değişmek zorunda.

Daha önemlisi, her savunma mimarisinin bir savunma doktrinine ihtiyacı vardır. AB için bugün savunma doktrini demek, öncelikle Rusya’ya karşı alınacak tavır demektir.

Tam bu noktada Avrupa için en sorunlu ve en riskli durum ortaya çıkıyor, bunu salı günü inceleyeceğiz.

*     *     *

Kimse yanlış sonuçlar çıkarmasın, Avrupa’da kötü, biz Türkiye’de yine de iyi durumdayız diye düşünmesin.

Hukukun üstünlüğünün askeri rejimlerde yaşadıklarımızdan bile daha vahim şekilde yok edildiği, kendisinin karikatürüne dönüştüğü Türkiye’nin sorunlarını ve risklerini, burada yazdıklarımızla kıyaslamak dahi abes.